LEARN TURKISH BY YOURSELF

http://www.turkishfree.webs.com

TURKISH LANGUAGE LESSONS VII

-DIĞI

 

We use the form “-dığı, -diği, -duğu, -düğü/ -tığı, -tiği, -tuğu, -tüğü” for turning a verb into an adjective in order to give a quality to another adjective:

 

Turkish

English

Benim geldiğim gün

Senin geldiğin gün

Onun geldiği gün

Bizim geldiğimiz gün

Sizin geldiğiniz gün

Onların geldikleri gün

The day I come/ came

The day you come/ came

The day he/ she/ it comes/ came

The day we come/ came

The day you come/ came

The day they come/ came

 

For the negative meaning we use the negative suffix “-ma, -me”:

 

Turkish

English

Benim gelmediğim gün

Senin gelmediğin gün

Onun gelmediği gün

Bizim gelmediğimiz gün

Sizin gelmediğiniz gün

Onların gelmedikleri gün

The day I don’t/ didn’t come

The day you don’t/ didn’t come

The day he/ she/ it doesn’t/ didn’t come

The day we don’t/ didn’t come

The day you don’t/ didn’t come

The day they don’t/ didn’t come

 

Exercises:

Translate from English into Turkish:

 

English

Words

Turkish

The beer you drink

Beer- bira, to drink- içmek

 

The place she stays

Place- yer, to stay- kalmak

 

The film we watched

To watch- seyretmek

 

The fish they saw

Fish- balık, to see- görmek

 

The shore I reached

Shore- kıyı, to reach- ulaşmak

 

The book you read

Book- kitap, to read- okumak

 

The money they give

Money- para, to give- vermek

 

The man we hate

Man- adam, to hate- nefret etmek

 

The picture I like

Picture- resim, to like- beğenmek

 

The road I lost

Road- yol, to lose- kaybetmek

 

The bag you found

Bag- çanta, to find- bulmak

 

The pen I used

Pen- kalem, to use- kullanmak

 

The place I want to see

Place- yer, to want- istemek, to see- görmek

 

The man I mentioned

Man- adam, to mention- bahs etmek

 

The car I want

Car- araba, to want- istemek

 

The bird we saw

Bird- kuş, to see- görmek

 

 

The right answers:

 

English

Words

Turkish

The beer you drink

Beer- bira, to drink- içmek

Senin içtiğin bira

The place she stays

Place- yer, to stay- kalmak

Onun kaldığı yer

The film we watched

To watch- seyretmek

Bizim seyrettiğimiz film

The fish they saw

Fish- balık, to see- görmek

Onların gördükleri balık

The shore I reached

Shore- kıyı, to reach- ulaşmak

Benim ulaştığım kıyı

The book you read

Book- kitap, to read- okumak

Senin okuduğun kitap

The money they give

Money- para, to give- vermek

Onların verdikleri para

The man we hate

Man- adam, to hate- nefret etmek

Bizim nefret ettiğimiz adam

The picture I like

Picture- resim, to like- beğenmek

Benim beğendiğim resim

The road I lost

Road- yol, to lose- kaybetmek

Benim kaybettiğim yol

The bag you found

Bag- çanta, to find- bulmak

Senin bulduğun çanta

The pen I used

Pen- kalem, to use- kullanmak

Benim kullandığım kalem

The place I want to see

Place- yer, to want- istemek, to see- görmek

Benim görmek istediğim yer

The man I mentioned

Man- adam, to mention- bahs etmek

Benim bahsettiğim adam

The car I want

Car- araba, to want- istemek

Benim istediğim araba

The bird we saw

Bird- kuş, to see- görmek

Bizim gördüğümüz kuş

 

When we add the appropriate variant of the suffix for designation “-ı, -i, -u, -ü” to the form “-dığı, -diği, -duğu, -düğü/ -tığı, -tiği, -tuğu, -tüğü” we acquire the meaning “that”. For example:

Onun çıktığını söyledi.

He said that he is going out.

We use the suffixes for the other persons too:

 

Turkish

English

Benim geldiğimi söyledim

Senin geldiğini söyledim

Onun geldiği söyledim

Bizim geldiğimizi söyledim

Sizin geldiğinizi söyledim

Onların geldiklerini söyledim

I said that I come/ came

I said that you come/ came

I said that he/ she/ it comes/ came

I said that we come/ came

I said that you come/ came

I said that they come/ came

 

We make the negative form as usual:

 

Turkish

English

Benim gelmediğimi söyledim

Senin gelmediğini söyledim

Onun gelmediği söyledim

Bizim gelmediğimizi söyledim

Sizin gelmediğinizi söyledim

Onların gelmediklerini söyledim

I said that I don’t/ didn’t come

I said that you don’t/ didn’t come

I said that he/ she/ it doesn’t/ didn’t come

I said that we don’t/ didn’t come

I said that you don’t/ didn’t come

I said that they don’t/ didn’t come

 

We will use the variants “-acağını/ -eceğini” for making the meaning of future:

 

Turkish

English

Benim geleceğimi söyledim

Senin geleceğini söyledim

Onun geleceği söyledim

Bizim geleceğimizi söyledim

Sizin geleceğinizi söyledim

Onların geleceklerini söyledim

I said that I will come

I said that you will come

I said that he/ she/ it will come

I said that we will come

I said that you will come

I said that they will come

 

And the negative form is not different too:

 

Turkish

English

 

Benim gelmeyeceğimi söyledim

Senin gelmeyeceğini söyledim

Onun gelmeyeceği söyledim

Bizim gelmeyeceğimizi söyledim

Sizin gelmeyeceğinizi söyledim

Onların gelmeyeceklerini söyledim

I said that I will not come

I said that you will not come

I said that he/ she/ it will not come

I said that we will not come

I said that you will not come

I said that they will not come

 

As in most of the negative forms, the syllable before the negative suffix is stressed. As we had seen before, the word “ki” is also in the meaning “that”, but it is more rarely used.

Reading:

 

HIZLI BABA

Çocuklar oturmuş birbirlerine babalarının ne kadar "hızlı" olduğunu anlatıyorlarmış.
Birinci çocuk:
- Benim babam ok attıktan sonra koşup hedefe oktan önce varıyor, demiş.
İkinci çocuk:
-Benim babam tabancasını ateşliyor ve hedefe kurşundan önce yetişiyor, diye böbürlenmiş.
-O da bir şey mi? demiş üçüncü çocuk. Benim babam devlet hastanesinde doktor... İşi 5'te bitiyor benim babam 3:30'da eve geliyor. 

 

 

Hızlı- fast

Baba- father

Çocuk- boy

Oturmak- to sit

Birbirlerine- each other

Ne kadar- how much

Olmak- to be

Anlatmak- to tell, to relate

Birinci- first

Ok- arrow

Atmak- to throw

Sonra- after

Koşmak- to run

Hedef- target

Önce- before

Varmak- to arrive

Demek- to say

İkinci- second

Tabanca- pistol

Ateşlemek- to shoot, to fire

Kurşun- cartridge

Yetişmek- to reach in time

Böbürlenmek- to boast

Üçüncü- third

Devlet- country

Doktor- physician

İş- work

Bitmek- end

Ev- house

Gelmek- to come

 

Ne Bileyim?

 

 

 

Akıl hastanesinde koğuşları gezen başhekim, bir delinin oturmuş,

 bir şeyler yazdığını gördü:

- "Kolay gelsin ne yazıyorsun?"

- "Mektup yazıyorum efendim."

 - "Yaaa.. Kime yazıyorsun?"

 - "Kendime.."

- "Peki ne yazılı mektupta?"

- "İlahi, doktor bey, deli misiniz siz.. Mektubu daha almadım ki

içinde ne yazdığını bileyim?"

 

 

Ne bileyim- how will I know

Akıl hastanesi- madhouse

Koğuş- cell

Gezmek- to walk

Başhekim- main physician

Deli- mad

Oturmak- to sit down

Şey- something

Yazmak- to write

Görmek- to see

Kolay gelsin- have nice work

Ne- what

Mektup- letter

Efendi- master

Yaa- …of surprise

Kim- who

Kendi- (my, your, etc.)-sellf

Peki- okay, good

Yazılı- written

İlahi- I call heaven to witness

Doktor- physician

Bey- gentleman, sir

Daha- yet

Almak- to take

Ki- so that

Bilmek- to know

 

 

 

Vampir Temel

 

Bir İngiliz  vampir, bir Fransız  vampir, bir de vampir Temel uçakla gidiyorlarmış... Bir süre sonra İngiliz  vampir aralarından ayrılmış, aşağılara dalmış... Bir süre sonra geri gelmiş ki, ağzı yüzü kan içinde... Sormuşlar:
-Ne oldu, nereye gittin?
-Şu aşağıdaki beyaz evi gördünüz mü?
-Gördük...
-Onun yanında uyuyan küçük çocuğu gördünüz mü?
-Gördük...
-İşte ben o çocuğun kanını içtim, geldim...
Yolculuk devam eder. Bir süre sonra Fransız vampir de aynı şekilde aşağılara gider ve geldiğinde onun da yüzü gözü kan içindedir... Yine sorarlar:
-Nereye gittin?
-Şu aşağıdaki ağacı gördünüz mü?
-Gördük...
-Onun yanındaki küçük kutuyu gördünüz mü?
-Gördük...
-O kutuya yaslanmış yatan adamı gördünüz mü?
-Gördük...
-İşte ben o adamın kanını içtim, geldim...
Yolculuk devam eder... Bir süre sonra vampir Temel yine aynı şekilde ayrılır ve o da ağzı yüzü kan içinde geri gelir. Ona da sorarlar:
-Nereye gittin?
-Şu aşağıdaki evi gördünüz mü?
-Gördük...
-Peki onun yanındaki direği gördünüz mü?
-Gördük...
-İşte ben o direği göremedim!... 

 

 

Uçak- airplane           

Nereye- where                  

Yine- again

Beyaz- white              

Gitmek- to go                        Agaç- tree

Süre- while, time    

Yan- side                           Küçük- little

Sonra- after  

Uyumak- to sleep                 

Kutu- box

Ara- between              

Işte- well                           Yaslanmak- to lean

Ayrılmak- to separate    

Çocuk- child                    

Adam- men

Aşağı- down               

Gelmek- to come 

Peki- okay, well

Dalmak- to go down          

Yolculuk- traveling          

Direk- beam, joist   

Geri- back                 

Devam etmek- to go on

Ağız- mouth               

Aynı- same

Yüz- face                   

Şekil- way, manner

Kan- blood                

Göz- eye

 

AMERİKAN SUBAYI

 

Çin'de görevli Amerikalı bir subay bir gün Pekin'de bir lokantaya girdi. Garsonun getirdiği Çince mönüye garip garip baktı. Gelen mönüden bir şey anlamasa da bozuntuya vermedi ve parmağını Çince bir yazının üzerine basarak garsona gösterip, ne geleceğini merakla beklemeye başladı. Bir müddet sonra garson bir tabak meyve getirdi. Amerikalı subay garsona meyveyi kenara koymasını işaret ederek parmağıyla listedeki başka bir yeri gösterdi. Bu kez, bir dilim pasta geldi. Subayın karnı çok acıkmıştı. Parmak yöntemiyle güzel bir yemek seçemeyeceğini de anlamış bulunuyordu. Çevresindeki masalara baktı. Karşı masada bir Çinli et yemeği yiyordu. Subay, karşı masadaki adamın yediği yemeği gösterdi ve garsona o yemekten getirmesini işaret etti.

Yemek geldi. Subay büyük bir iştahla eti yemeye başladı. Birkaç lokma sonra, şimdiye dek bu tatta bir et yemeği yemediğini fark etti. Pekin ördeklerinin ününü duymuştu. Bu acaba onun eti miydi?
Garsonu çağırdı, eti gösterdi ve kollarını kanat gibi yaparak, "Vak, vak?!" dedi.
Çinli garson soruyu anlamıştı.
"Hayır" anlamında başını salladıktan sonra, doğru cevabı verdi:
"Hav, hav, hav!" 

 

Çin- China

Subay- an officer in the army

Görevli- employee

Amerikalı- Amerikan

Lokanta- restaurant

Garson- waiter

Getirmek- to bring

Çince- Chinese

Mönü- menu

Garib garib- strangely

Bir şey- anything

Bozuntuya vermemek- to be confused

Parmak- finger

Yazı- writing

Basmak- to press

Göstermek- to show

Merak- curiosity

Beklemek- to wait

Başlamak- to begin

Bir müddet sonra- after a while

Tabak- dish

Meyve- fruit

Kenar- edge, side

Koymak- to put

Işaret etmek- to show

Liste- menu (card)

Başka- other

Dilim- slice

Pasta- cake

Karın- stomach

Acikmak- to get hungry

Yöntem- method (parmak yöntemiyle- with fingers)

Yemek- eating

Seçmek- to choose

Bulunmak- to be

Çevre- environment

Masa- table

Karşı- opposite

İştah- appetite

Et- meat

Birkaç- some, a few

Şimdiye dek- until now

Tat- test

Fark etmek- to notice

Ördek- duck

Ün- popularity

Duymak- to hear

Acaba- “acaba” is a word which heps to stress the question

Çağırmak- to call

Kanat- wing

Yapmak- to make

Başi sallamak- to not

Cevap vermek- to answer

 

 

 

 

Dağcılar

 

Biri normal konuşan, diğeri kekeme olan iki arkadaş bir dağa tırmanıyorlarmış. Tırmanış sırasında kekeme olan sürekli bir şeyler söylemeye çalışmış ama diğeri hep "yukarıda söylersin" diye geçiştirmiş. Yukarıya çıktıklarında kekeme güç bela konuşmuş: -"Mmmm... mallll... malllzzemeee... mallzzemeeleerri... aşş... aşşaaddaa... unutt... unutttukk..." Başlamışlar aşağı inmeye. Kekeme yine bir şeyler söylemeye çalışıyormuş ama diğeri bu sefer de: -"Aşağıda söylersin" diyormuş. Aşağı inmişler, kekeme yine konuşmuş: -"Aaa... abbbbii... Şşşaaa... şşşaakaa... yaappp... tımmmm..."

 

Biri- one man, someone

Normal- normally (in the meaning of the text)

Konuşmak- to speak

Diğer- other

Kekeme- stammering

Arkadaş- friend

Dağ- mountain

Tırmanmak- to climb up

Tırmanış- climbing

Sırasında- during the

Sürekli- continually

Söylemek- to say

(söylemeye çalışmak- trying to say)

 Hep- always, ever

Yukarı- up

Diye- saying, in the meaning

Geçiştirmek- to make someone listen

Çikmak-  to climb up

Güç bela- with difficulty

Malzeme- equipment, materials

Aşaada (this word form is used in dialects)= aşağıda- down

Unutmak- to forget

Başlamak- to begin

Aşağı- down

İnmek- to go down

Yine- again

Bir şeyler- some things

Bu sefer- this time (the word “de” stresses the meaning of “bu sefer”)

Abi- elder (in addressing)

Şaka yapmak- to joke

 

 

Fare zanneden hasta

Kendisini fare zannettiği için ailesi tarafından bir akıl hastanesine yatırılan adam, birkaç yıllık bir tedavinin ardından iyice kendine gelmiş. Doktorlar, artık taburcu etmeyi düşündükleri hasta ile son bir görüşme yaparak iyileştiğinden emin olmak istemişler. Adama sormuşlar:

-Söyle bakalım; sen insan mısın, fare misin? Adam gülümsemiş:

-Doktor bey, o günleri geride bıraktım. Elbette ki ben bir insanım. Doktorlar, içleri rahatlayarak:

-Tamam o zaman, artık burada kalmana gerek kalmadı, demişler ve çıkış belgelerini uzatmışlar. Birkaç dakika sonra, gruptaki doktorlardan biri bahçeye çıktığında, adamı bir ağacın arkasına saklanır halde görmüş.

-"N'oldu yahu? Sıkılmadın mı buradan, çıksana, git özgürlüğün tadını çıkar!"

-"İyi de doktor bey, orada bir kedi var!"

-"Eee, ne olmuş kedi varsa; hani sen artık bir fare olmadığını biliyordun?"

-"Ya doktor bey, ben fare olmadığımı biliyorum da; kedi benim fare olmadığımı nereden bilecek?"

 

Fare-  mouse

Zannetmek- to consider

Hasta- sick, ill

Tarafından- by  (for passive verbs)

Akıl hastanesi- madhouse

Yatırılmak- to be made lie  (down)

Yıllık- in years

Tedavi- (medical) treatment

Ardından- after

iyice- very good; easily

Taburcu etmek- to discharge a patient from a hospital as cured

Görüşme- meeting

iyileşmek- get better

Emin olmak- to be sure

Gülümsemek- to smile

Geri- back

Çıkış- going out

Belge- document

Uzatmak- to stretch, to hold (out)

Dakika- minute

Bahçe- garden

Saklanmak- to hide, to conceal

Hal- state, condition

Yahu- hey (as a critical appeal)

Sıkılmak- to get bored

Özgürlük- freedom

Tat- taste, flavour (tadı

 çıkarmak- to enjoy)

 

 

 

 

Katil

Adamın biri falcıya gitmiş. Falcı adama ileride milyonlarca insanın ölümüne sebep olacağını söylemiş. Adam pişmanlıkla dışarı çıkmış ve insanlara acıyarak intihar etmeye karar vermiş. Tren rayının üstüne yatmış ama o da ne!! Küçük bir çocuk da kendini raya atmış, intihar edecek. Adam hemen gidip çocuğu kurtarıyor ve çocuğun ismini soruyor. Çocuk cevap veriyor: "Adolf efendim."

 

Falci- soothsayer, fortune-teller

Ileride- in future

Olum- death

Sebep- reason

Pismanlik- remorse

Acimak- to grieve

Intihar etmek- to commit suicide

Karar vermek- to decide

Ray- rail

Ust- up side

Yatmak- to lie (down)

Atmak- to throw

Hemen- immediately

Kurtarmak- to save

Isim- name

Sormak- to ask

Cevap vermek- to answer

Efendi- master

 

 

 

Tanısana

 

Biyoloji dersinden yapılacak sınav için sınıftaki herkes acaip çalışmış, notlar, kopyalıklar havada uçuşmuş. Daha sonra sınavın yapılacağı gün gitmişler, bir de bakmışlar, ortada kağıt kalem yok, sadece sıra sıra mikroskoplar.
Hoca:
- Bu mikroskop lam'larında bir böceğin bacağı var. Sınavınız bacağından böceği tanımak.
Tabii, hemen itirazlar, ama fayda etmemiş- hocanın dediği dedik. Ögrenciler mikroskoplarına geçmiş, ama tanıyamıyorlar... En sonunda biri dayanamamış, kapıyı çarpıp çıkmış. Hoca arkasından seslenmiş:
- Kimsin sen, kapıyı çarpıp çıkıyorsun?
Kapı hafifçe aralanmış ve bir bacak uzanmış.
- Tanısana, hadi tanısana kim olduğumu... 

 

 

Ders- lesson

Yapılmak- to be made

Sınav- examination

Sınıf- class

Herkes- every one

Acaip- strangely how much

Çalışmak- to work

Kopyalık- photo-copy

Hava- air

Uçuşmak- to fly together

Daha sonra- after that

Gün- day

Gitmek- to go

Bakmak- to look

Ortada- around

Kağıt- paper

Kalem- pen

Yok- there is no

Sadece- only

Sıra sıra- orderly, one after another

Hoca- teacher

Lam- a stand for microscope

Böcek- insect

Bacak- leg

Var- there is

Tanımak- know

Tabii- of course

Hemen- immediately

İtiraz- objection

Fayda etmek- to make use

Öğrenci- pupil, student

Geçmek- to pass

En sonunda- finally

Biri- one of them

Dayanmak- to suffer

Kapı- door

Çarpmak- to hit

Çıkmak- to come out

Arka- back

Seslenmek- to call

Kim- who

Hafifçe- slightly, a little

Aralanmak- to open a little (in passive form of the verb)

Uzanmak- to stretch (the passive form of the verb)

Hadi- come on

 

 

 

                                            KADEŞ SAVAŞI

        Tarih dersinde öğretmen birini tahtaya kaldırmış ve sormuş:
        -Oğlum Kadeş Savaşı`nı kim yaptı?
        Çocuk hemen cevaplamış:
        -Hocam, vallahi billahi ben yapmadım.
        Hoca sinirinden çıldıracak. O sinirle dışarıya çıkmış, koridorda matematik öğretmenini görmüş ve durumu matematik öğretmenine anlatmış:
        -Hoca hanım, bu öğrenciler beni çıldırtacak; Kadeş Savaşı`nı kim yaptı diye soruyorum, vallahi billahi ben yapmadım diye cevap veriyorlar, çıldıracağım...
        -Hocam, üzülmeyin; çocuktur bunlar- hem yaparlar hem de yapmadım derler... Tarihçinin sinirleri iyice tepesine çıkmış ve soluğu müdür beyin odasında almış.
        -Müdür bey, bu nasıl bir okul, ne öğrencisinde hayır var, ne de öğretmeninde; öğrenciye Kadeş Savaşı`nı kim yaptı diye soruyorum, ben yapmadım diyor, öğretmene durumu anlatıyorum, bunlar çocuktur hem yaparlar hem de yapmadım derler, diyor, kafayı yiyeceğim.
        Müdür bey: Siz hiç kendinizi üzmeyin hocam, bunda merak edilecek bir şey yok, şimdi Bakanlığa bir yazı yazar ve Kadeş Savaşı`nı kimin yaptığını sorarız... Tarih öğretmeni aldığı cevap ile oracığa yığılıp kalmış ve müdürden bir hafta izin almış...
        Bir hafta sonra Bakanlıktan bir yazı:
        Bu yıl ödenek olmadığı için Kadeş Savaşı yapılamayacaktır. Bilginize... 

 

 

Savaş- war

Tarih- history

Ders- lesson

Öğretmen- teacher

Biri- someone

Tahta- board

Kaldırmak- to make somebody stand up

Sormak- to ask

Oğul- son

Kim- who

Yapmak- to make

Çocuk- boy

Hemen- immediately

Cevaplamak- to answer

Hoca- teacher

Vallahi billahi- I call heaven to witness

Sinir- nerve

Çıldırtmak- to drive mad

Dışarı- out

Çıkmak- to go out

Görmek- to see

Durum- situation, position

Anlatmak- to tell, to relate

Hanım- lady

Cevap vermek- to answer

Çıldırmak- to go mad

Üzülmek- to be sorry

Hem…hem..-  both …-and-…(for example: both good and cheap)

Demek- to say

Tarihçi- a man interested in history

Yiyice- very well

Sinirleri tepesine çıkmak- to be very angry

Soluk almak- to breathe

Müdür- director

Bey- sir

Oda- room

Nasıl- how

Okul- school

Ne…ne…- neither…nor…

Hayır (fayda)- use, benefit

Var- there is

Kafayı yemek-to get  confused

Kendi- (one)-self

Üzmek- to hurt

Merak edilmek- to be disturbed

Yok- there is no

Şimdi- now

Bakanlık- ministry

Yazı- something written, letter

Yazmak- to write

Almak- to take

Cevap- answer

Oracıkta- just there

Yığılıp kalmak- to collapse, to fall down

Hafta- week

İzin almak- to get permission

Yıl- year

Ödenek- appropriation, allowance

Yapılmak- to be made

Bilgi- knowledge

 

 

 

                      Mühendis ve avukatlar

 

        Bir mühendis ölmüş ve büyük bir yanlışlık sonucunda cehenneme atılmış. Cehennemin konforundan hoşnut kalmayan mühendis bir takım iyileştirmeler yapmaya başlamış. Kısa bir süre sonra cehennem, klimalı odaları, otomatik tuvaletleri, asansörleri, içecek otomatları ve diğer lüksleri ile bayağı rahat bir yer haline gelmiş. Bu arada mühendisin de iyice tanınıp sevildiğini söylemeye gerek yok.
        Derken, günün birinde Cennet Meleği, şeytanı aramış:
        -Selam, cehennemde işler nasıl gidiyor? Neler yapıyorsunuz?
        Şeytan, memnun mesut gülümsemiş:
        -Ohoo.. Biz burada çok iyiyiz. Bir mühendis düştü buraya ki sorma gitsin. İnanılmaz lüks ve konforlu bir yer yaptı bizim orayı. Bir görsen, tuvaletlerimiz otomatik, kola makinemiz bile var.
        Melek şaşırır:
        -Nee! Mühendis mi dedin? O adamın burada olması lazımdı. Çabuk onu buraya gönderin!
        Seytan:

        -Mümkünü yok! Kadromda bir mühendisin olmasından çok memnunum ve onu burada tutacağım! diye çıkışmış.
        Cennet Meleği sinirle bağırmış:
        -Onu çabuk buraya gönder, yoksa seni dava ederim!
        Şeytan katıla katıla gülerken şunları söylemiş:
        -Yok yaa! Nasıl yapacaksın bunu? Bütün avukatlar bizim tarafta! 

 

 

Mühendis- engineer

Avukat- lawyer

Ölmek- to die

Büyük- big

Yanlışlık- mistake, error

Sonucunda- as a result of

Cehennem- hell

Atılmak- to be trown

Konfor- comfort?

Hoşnut kalmak- to like

Bir takım- some

İyileştirme- improvement

Yapmak- to make

Başlamak- to begin

Kısa- short

Bir süre sonra-after a while

Klimalı- climatic

Oda- room

Tuvalet- toilet

Asansör- lift, elevator

İçecek otomatı- automatic machine for drinks

Diğer- other

Lüks- luxury

Bayağı- ordinary, common

Rahat- convenient

Yer- place

Hale gelmek- to become

Bu arada- then

Iyice- very good

Tanınmak- to be known

Sevilmek- to be liked, to be loved

Söylemek- to say

Gerek- must

Yok- (there is) not

Derken- thus

Günün birinde- one day

Cennet- paradise

Melek- angel

Şeytan- devil

Aramak- to look for

Selam- hello

Iş- work

Nasıl- how

Gitmek- to go

Memnun- glad

Mesut- happy

Gülümsemek- to smile

Burada- here

Çok- very

Iyi- good

Düşmek- to fall?

Sorma gitsin- don`t ask

Inanılmaz- incredible

Orayı- there

Görmek- to see

Kola- Cola (the name of the drink)

Makine- machine

Bile- even

Var- there is

Şaşırmak- to be confused?

Ne- what

Demek- to say

Adam- men

Lazım- have to, must

Çabuk- fast

Göndermek- to send

Mümkün- possibility; possibly

Kadro- cadres

Tutmak- to keep

Diye- saying

Çıkışmak- to argue?

Sinir- nerv

Bağırmak- to shout

Yoksa- in other case?

Dava etmek- to try, to put on trial

Katıla katıla gülmek- to giggle

Yaaa …in the meaning: “I don`t think so”

Nasıl- how

Bütün- all

Taraf- side

 

 

 

 

Ne yaparsın

Güney Amerikalı bir subayla bir er konuşuyorlar.
-Savaşta bir düşmana rastlarsan ne yaparsın?
-Vururum.
-Doğru, peki bir düşman bölüğüne rastlarsan ne yaparsın?
-Vururum.
-Olmadı. Koşup karargaha haber verirsin. Peki savaş meydanında bir inek görürsen ne yaparsın?
-Vururum. Olmadı. Koşup karargaha haber veririm.
-Yine olmadı. Boynuzlarından tutup karargaha sürüklersin. Şimdi beni görürsen ne yapacağını söyle.
-Vururum.
-Olur mu canım! Ben senin komutanınım.
-Döner karargaha haber veririm.
-Yahu, ben düşman bölüğü değilim ki.
-Hah tamam. Boynuzlarından tutup karargaha sürüklerim. 

 

Ne – what

Yapmak- to make, to do

Güney- south

Subay- army officer

Er- soldier

Konuşmak- to speak

Savaş- war

Düşman- adversary

Rastlamak- to meet

Vurmak- to kill

Doğru- true

Peki- okay, good

Bölük- company

Olmak- to be, to work

Koşmak- to run

Karargah- headquarters

Haber vermek- to tell a news

Meydan- center, field

İnek- cow

Görmek- to see

Yine- again

Boynuz- horn

Tutmak- to catch, to take

Sürüklemek- to drive away

Şimdi- now

Söylemek- to say

Canım- (an addressing) my heart, my little

Komutan- commander

Dönmek- to go back, to return

Yahu- hey!

Değil- (is) not

Ki- a word stressing the meaning of the sentence

Hah- aha (I understood!)

Tamam- okay

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

"-INCA, -İNCE, -UNCA, -ÜNCE" AND “İKEN”

 

The suffix “-ınca, -ince, -unca, -ünce” means “as soon as, whenever”. For example:

As soon as he arrives

O gelince…

The word “iken” means “while, when, as, meanwhile”. For instance:

Benim gitarım nazikçe ağlarken

While my guitar gently weeps

As you see from the example above, "iken' is usually used as suffix in the form “-ken”. After words finishing with a vowel there is an “y” between them and “ken”.

Reading:

 

 

 

Adamın biri doktora gider.. "Doktor bey

göğsümün üzerine elimle bastırınca ağrıyor" der..

Doktor:
"Bastırma o zaman salak herif!

Adamın biri- a man; someone

Doktor- doctor, physician

Gitmek- to go

Bey- gentleman, sir

Göğüs- chest; thorax; breast, bosom

Üzerine- over, above, onto, upon

El- hand

Bastırmak- to press (one thing) upon (another)

O zaman- then, at that case

Salak- half-witted, feeble-minded

Herif- fellow, guy

 

 

Sokrat ölüme mahkum edildiğinde, eşi:
- Haksız yere öldürülüyorsun, diye ağlamaya başlayınca, Sokrat:
- Ne yani, demiş. Bir de haklı yere mi öldürülseydim!

 

Ölüm- death

Mahkum edilmek- to be sentenced to

Eş- wife

Hakzız yere- unjustly, wrongfully

Öldürülmek- to be killed

Diye- saying

Ağlamak- to cry

Başlamak- to begin

Ne yani- so what?

Bir de- besides that

Haklı yere- fairly, fair, justly, equitably

 

 

Fransa hükümet ricalinden biri Napolyon' un bir muharebede tenkide kalkışıp parmağını harita üzerinde gezdirerek:
- Önce şurasını almalıydınız, sonra buradan geçerek ötesini
zapdetmeliydiniz, gibi fikirler belirtmeye başlayınca, Napolyon:
- Evet, demiş. Onlar parmakla alınabilseydi dediğin gibi yapardım.

 

Fransa- France

Hükümet- government

Rical- high officials, dignitaries

Muharebe- war

Tenkit- criticizing, criticism

Kalkışmak- to try to (do something that is beyond one´s power or outside one´s authority)

Parmak- finger

Harita- map

Üzerinde- on

Gezdirmek- to take on a tour of (a place), show around (a place)

Önce- at first

Şurası- here

Almak- to take, to capture

Sonra- later, afterwards, then

Buradan- from here

Geçmek- to pass

Öte- the other side

Zaptetmek- to gain control of, capture (a place) (by force)

Gibi- alike; like

Fikir- thought

Belirtmek- to make (something) clear, to clarify

Evet- yes

Demek- to say

Onlar- they

Alınmak- to be taken, to be captured

Dediğin gibi- as you say

Yapmak- to do, to make

 

 

 

Başkası çarpar

 

Kadın doktora gittikten sonra eve geldi ve kocasına müjdeyi verdi:
- Hamileyim!
Adam şaşkınlık içerisinde:
- İmkansız!.. Ben hep dikkat ederim...

Emin olmak için doktoru ziyaret etti:
- Anlayamıyorum doktor, dikkat etmiştim.

- Bakın bayım... Bu araba kullanırken dikkat etmeye benzer. Siz dikkat edersiniz ama başkası gelip çarpar!.. 

 

Kadın- woman

Doktor- physician

Gitmek- to go

Ev- house

Gelmek- to come

Koca- husband

Müjde- a good news

Vermek- to give

Hamile- pregnant woman

Adam- man

Şaşkınlık- surprise

İmkansız- impossible

Hep- always, ever

Dikkat etmek- to be careful

Emin olmak- to be sure

Ziyaret etmek- to visit

Anlamak- to understand

Bakmak- to look

Bay- sir

Araba- car

Kullanmak- to use

Benzemek- to be like

Ama- but

Başkası- someone else

çarpmak- to collide

 

 

Başlarına iş mi geldi

 

Askeriyeye ihbar gelir, dağda terörist var, diye. Askerler dağa gider, pusuya yatar. Bir gün olur- terörist yok, bir hafta olur- terörist yok, on beş gün olur- terörist yok. Içlerinden Laz askerin biri komutanına:
-Komutanım, ya Allah göstermesin ama bu teröristlerin başına bir iş mi geldi? der.
 

 

Başına iş gelmek- to happen something bad

Askeriye- the place in which the soldiers live

İhbar- a news about danger

Dağ- mountain

Terorist- terrorist

Var- there is

Diye- saying, in the meaning

Asker- soldier

Gitmek- to go

Pusu- ambush

Yatmak- to lie down

Gün- day

Olmak- to pass

Yok- there is no

Hafta- week

On beş- fifteen

Askerin biri- one of the soldiers

 

Komutan- commander

Ya- look!

Allah- the god of the Muslims

Göstermek- to show

Ama- but

Bu- this

Demek- to say

 

 

 

Pusula

Temel, karısı Fadime ile dargındı. Ayrı odalarda yatıp kalkıyor, konuşmak gerektiğinde de karşılıklı yazışarak anlaşmaya çalışıyorlardı. Bir akşam Fadime yatmak üzereyken dolabın yanında bir pusula buldu. Üzerinde şöyle yazıyordu:

"Sabah beni beşte uyandırasin !.."

Ertesi sabah sekizde uyanan Temel yanındaki masada şu pusulayı buldu:

"Temel, hadi kalk! Saat beşe çeyrek !.. "

 

Pusula- report, message

Kari- wife

Dargin- angry

Ayri- separate

Gerekmek- must, have to

Kaksilikli- each other

Yazismak- to write each other

Anlasmak- to understand each other

Uzere- to be to, to be about to

Dolap- cupboard

Uyandirmak- to wake

Ertesi- following, next

Uyanmak- to wake up, to awake

Hadi- come on

Ceyrek- quarter

 

 

 

 

YARDIMCI

 

Bahar gelmiş. İnsanlar bağı zararlı ottan temizlemeye gitmişler. Yardımcı olmak için sığırcığı da çağırmışlar.

-Gelemem, demiş o, şimdi yuva yapıyorum.

Bağı budama zamanı gelmiş. Yeniden sığırcığı çağırmışlar.

-Gelemem, diye cevap vermiş, şimdi yumurtlarım.

Bağı bağlarken, yine yardımcı olsun diye sığırcığı çağırmışlar.

-Gelemem şimdi, çünkü yavrularım küçüktür.

Nihayet üzüm olgunlaşmış. İnsanlar üzümü toplamak için yola çıkmışlar.

-Hadi sığırcık, üzümü toplayalım, diye ona şaka olarak seslenmişler.

-Hemen hemen, sevinçle demiş sığırcık. Bekleyin çocuklarımı da yardıma çağırayım!

-Eh sığırcık, kim çalışmadıysa yememesi lazım, deyip toplayıcılar yoluna gitmişler.

 

Yardımcı- helper

Bahar- sprıng (the season)

Gelmek- to come

İnsan- man, person

Bağ- vineyard

Zararlı- bad, detrimental

Ot- grass

Temizlemek- to clean, to get rid of

Gitmek- to go

Yardımcı olmak- to help

İçin- for

Sığırcık- starling

Da- too, also

Çağırmak- to call

Demek- to say

O- it/ he/ she

Şimdi- now

Yuva- nest

Yapmak- to make

Budama- pruning, trimming

Zaman- time

Yeniden- again

Diye- saying

Cevap vermek- to answer

Yumurtlamak- to lay eggs, lay

Bağlamak- to tie

Diye- in order to,  for

Çünkü- because

Yavru- little bird

Küçük- little

Nihayet- in the end

Üzüm- grape

Olgunlaşmak- to become ripe, ripen; to become mature; to blossom

Toplamak- to gather, collect

Yola çıkmak- to set off

Hadi- come on

Şaka- joke

Olarak- as

Seslenmek- to call out to (somebody)

Hemen- immediately

Sevinç- joy

Beklemek- to wait

Çocuk- child

Kim- who

Çalışmak- to work

Yemek- to eat

Lazım- necessary, needed, required

Toplayıcı- gatherer

Yoluna gitmek- to go on

 

 

 

                                                 NASA

 

          Nasa, Mars'a adam gönderecekmiş. Sadece bir kişi gidebilecek, giden de geri dönemeyecekmiş. İlk aday olan mühendise bu iş için ne kadar isteyeceğini sormuşlar:
          - Bir milyon dolar, demiş ve eklemiş, Kızılhaça bağışlayacağım.
          İkinci aday olan doktora da aynı soruyu sormuşlar. Doktor:
          - İki milyon dolar, demiş. Bir milyonunu aileme bir milyonunu da tıbbi araştırmalara bağışlayacağım.
          Üçüncü aday olan Temel aynı soruya:
          - Üç milyon dolar, diye cevap verince yetkililer diğerleri bu kadar az isterken kendisinin neden 3 milyon dolar istediğini sormuşlar. Temel yetkililere doğru eğilmiş, kısık bir sesle:
          - Bir milyonunu ben alırım, bir milyonunu size veririm, mühendisi de Mars'a göndeririz. 

 

 

Adam- men

Göndermek- to send

Sadece- only

Kişi- men

Gitmek- to go

Geri dönmek- to go back, to return

İlk- first

Aday- candidate

Olmak- to be

Mühendis- engineer

İş- work

Ne kadar- how much

İstemek- to want

Sormak- to ask

Demek- to say

Eklemek- to add

Kızılhaç- Red Cross

Bağışlamak- make a present of

Aynı- same

Soru- question

Aile- family

Tıbbi- medical

Araştırma- studying

Cevap vermek- to answer

Yetkili- authorities

Bu kadar- so

Az- little

Kendi- (him your etc. )-self

Neden- why

Doğru- to

Eğilmek- to inkline, to lean to

Kısık- silent

Ses- voice

Almak- to take

Vermek- to give

 

 

 

 

DÜNYAYA HAKİM

 

Bush, Putin ve Tayyip oturup sohbet ederken birden karşılarına şeytan çıkar. Bush hemen atılır:
-Biz dünyaya ne zaman hakim olacagiz?                                                   

Şeytan:
-Elli yıl sonra.
Bush başlar ağlamaya, ben o günleri göremeyeceğim, diye.
Putin de aynı soruyu sorar.
Seytan:

-Siz de 100 yıl sonra.
Putin de ağlar, o günleri göremeyeceği için.
Tayyip'in sorusu da farksızdır.
Bu sorudan sonra şeytan ağlamaya başlar.
Tayyip sorar:

-Niçin ağlıyorsunuz? diye.
Şeytan:

-Ah o günleri ben de göremeyeceğim. 

 

 

Hakim- ruler

Oturmak- to sit

Sohbet etmek- to talk

Birden- suddenly

Karşı- against, opposite

Şeytan- devil

Çıkmak- to turn out

Hemen- immediately

Atılmak- to throw himself

Dünya- world

Ne zaman- when

Hakim olmak- to rule

Elli- fifty

Yıl- year

Sonra- after

Başlamak- to begin

Ağlamak- to cry

Gün- day

Görmek- to see

Diye- saying

De- too, also

Aynı- same

Soru- question

Sormak- to ask

Farksız- indifferent

Niçin- why

 

 

 

Merdiven

 

Adam evinin merdivenlerinden çıkarken düşüp, bacağını dört yerinden kırmıştı. Hemen hastaneye kaldırmışlar, doktor bacağı boydan alçıya almış ve:
-Beyefendi bundan sonra daha dikkatli olun, en azından alçınız çıkana kadar merdivenlerden inmek çıkmak yok, demişti.
Üç ay sonra kırıklar kaynadı, alçı çıkarıldı. Adam bu arada doktora:
-Doktor bey artık merdivenlerden inip çıkabilir miyim, diye sordu, doktor da:
-Tabiî, ancak yine de bir süre daha dikkatli olmalısınız, dedi. Adam doktorun bu cevabi üzerine sevinçle bağırdı:
-Oh be, şükürler olsun, üç aydır eve su borusundan tırmanarak girip çıkmaktan anam ağlamıştı! 

 

 

 

 

Merdiven- stairs

Adam- men

Ev- house

Çıkmak- to go out

Düşmek- to fall

Bacak- leg

Dört- four

Yer- place

Kırmak- to break

Hemen- immediately

Hastane- hospital

Kaldırmak- to raise

Doktor- physician

Boydan alçıya almak- to set in plaster

Beyefendi- sir

Bundan sonra- after that

Daha- more

Dikkatli- careful

Olmak- to be

En azından- at least

Alçı- plaster

Kadar- until, till

İnmek- to get down

Çıkmak- to climb

Yok- no

Demek- to say

Üç- three

Ay- month

Sonra- after

Kırıklar- broken parts

Kaynamak- to fuse

Çıkarılmak- to be taken out

Bu arada- then

Bey- sir

Artık- this time

Diye- saying

Sormak- to ask

Tabii- of course

Ancak- but

Yine de- in spite of that

Bir süre- a while

Üzerine- because of

Sevinç- joy

Bağırmak- to shout

Şükür- thanks

Su borusu- drain           (-pipe)

Tırmanmak- to scramble

Girmek- to go in

Ana- mother

Ağlamak- to cry

 

 

OKUMUŞ   OĞUL

 

Bir köylünün oğlu kasabada okuyormuş. Yaz tatilinde köye gelmiş. Babası bir

gün ona:

— Oğlum, haydi diğreni al da, çayırdaki otu toplamaya gidelim, demiş!

Oğul, canı  çalışmak  istemediği için babasına:

— Ben kasabada  o kadar çok bilgi edindim ki, sizin köylülerin sözlerini 

unuttum, dedikten sonra:

— Diğren  de ne demek ya?  diye sormuş.

Ve cevap beklemeden avluya çıkmış. Samanlık yanında geçerken ayağı duvara

dayalı bir diğrene dokunmuş. Diğren düşerken kafasına vurmuş. O zaman oku­

muş oğul kafasını tutarak:

— Hangi   sersem   bu diğreni   böyle    duvara   dayamış,   kafamı kıracaktı,  

diye bağırmış.

Bubası hemen şu  cevabı vermiş:

— Çok iyi oldu, oğlum! Sen en büyük dersi diğrenden aldın; hiç bir zaman

diğrenin ne olduğunu unutma!

 

Okumak- to study, to learn, to read

Oğul- son

Köylü- peasant, villager

Kasaba- town

Yaz- summer

Tatil- holiday

Köy- village

Gelmek- to come

Baba- father

Gün- day

Haydi- come on

Diğren- oar, scull

Almak- to take 

Çayır- meadow, mead

Ot- grass

Toplamak- to gether (in)

Gitmek- to go

Demek- to say
Can- soul 

Çalışmak- to work         istemek- to want

O kadar- so much

Çok- much

Bilgi- knowledge

Edinmek- to obtain, to acquire 

Söz- word 

Unutmak- to forget

Diye- saying

Sormak- to ask

Cevap- answer

Beklemek- to wait

Avlu- yard

Çıkmak- to go out Samanlık- barn

Yan- side

Geçmek- to pass

Ayak- down part

Duvara- wall

Dayalı- set, propped up

Dokunmak- to touch  Düşmek- to fall

Kafa- head

Vurmak- to hit

O zaman- then

Tutmak- to hold

Hangi- which  

Sersem-    

Böyle- thus, so    

Dayamak-  to rest, to set

Kırmak- to break   Bağırmak- to shout

Hemen- immediateli

Cevap vermek- to answer

Çok- very

iyi- good

olmak- to be,  to become

En- most

Büyük- big

Ders- lesson

Almak- to take

Hiç bir zaman- never

 

 

 

 

                             ÇALINAN  AT

Bir köylünün güzel bir atı vardı. Her gün başını okşar, soylu duruşunu hayranlıkla seyrederdi. Günün birinde, ata göz koyan bir adam, tavlaya girmiş ve atı alıp götürmüştü. Köylü, hayvanının çalınmasına çok üzülmüştü. Başka bir at satın almak için şehre indi. Pazarda, sağa sola bakınıp gezerken kendi atını gördü. Eyeri, gemi değiştirilmiş, satışa çıkartılmıştı. Köylü, atın dizginlerini yakalayarak haykırdı:

— Bu  at benim!... Üç gün evvel  çalındı.

 

Çalınmak- to be stolen

At- horse

Köylü- peasant, villager

Güzel- bir

Var- to have; there is

Her- every

Gün- day

Baş- head

Okşamak- to caress, to stroke

Soylu-  of a good family

Duruş- rest, stop, posture, attitude, bearing

Hayranlık- admiration

Seyretmek- to watch

Göz koymak- to set one's heart on having (something/someone)

Adam- man

Tavla- stable (for horses)

Girmek- to enter, to go in

Almak- to take

Götürmek- to take away

Köylü- peasant, villager

Hayvan- animal

Çok- very much

Üzülmek- to be upset

Başka- other, another

Satın almak- to buy

Şehir- town, city

inmek- to go down

Pazar- market

Sağ- right

Sol- left

Bakınmak- to look around Gezmek -  to stroll, to walk around

Kendi- (my-, your-,him- etc.) -self

Görmek- to see

Eyer- saddle

Gem- bit

Değiştirilmek- to be changed

Satış- sale, seling

Çıkartılmak- to be cut, to be elicited

Dizgin- rein, halter, bridle

Yakalamak- to catch

Haykırmak- to shout

 

Üç- three

Evvel- before

 

Satıcı  ise,  bu söze hiç aldırmayarak:

— Yanılıyorsunuz, diye cevap verdi. At benimdir. Yıllardan
beri  ben  kullanıyorum.

Akıllı köylü, bunun üzerine atın iki gözünü eliyle kapayarak:     

— Madem  ki at yıllardan beri   senin. O   halde   hangi gözünün kör olduğunu söyle  bakalım?   

— Bunu bilmeyecek ne var? Sol   gözü  kör.

— Ne yazık ki, bilemediniz.

Satıcı, bunun  üzerine, sanki yanılmış gibi telâşla:

— Şey... Ben   atın sağ gözü kördür demek istemiştim, diye
atıldı. Kaç yıllık atımı bilmez miyim?

Köylü atın gözlerini açarak:

— Sen yalancının birisin... Üstelik hırsızsın. Bakın, atın  iki
gözü de sağlam.

Bu sırada, yanlarında birçok adam toplanmıştı. Köylünün gösterdiği zekâya herkes hayran oldu. Köylü, atına kavuşmuş olarak sevinçle evine döndü. Hırsızı ise, çevredekiler polise teslim ettiler.

 

Rıza Akdemir

(Çocuk Hikâyeleri)

 

 

Satıcı- seller, salesman

ise- but

Söz- word

Hiç- at all

Aldırmamak- to ignore, not to mind

Yanılmak- to be mistaken, to make a mistake

Diye- saying

Cevap vermek- to answer

Yıl- year
Beri- since

Kullanmak- to use

Akıllı- intelligent

Bunun üzerine- then, so, thereupon, whereupon

iki- two

Göz- eye

El- hand

Kapamak- to close, to shut    

Madem  ki- since

O   halde- In that case .../If that's the case ...., therefore

Hangi- which

Kör- blind

Olmak- to be

Söylemek- to say

Bakmak- to look

 

Bilmek- to know

Ne- what

Var- there is

Sol- left  

Göz- eye 

Kör- blind

Ne- how

Yazık- a pity

Ki- that

Bilmek- to know

Satıcı- seller

Bunun  üzerine- after that Sanki- as if

Yanılmak- to be mistaken, to make a mistake

Gibi- like, as

Telâş- bustle

Şey...- what-do-you-call-it; what-do-you-call-him; I mean…

Sağ- right

Demek- to say

istemek- to want

Diye- saying
atılmak- to attack

Kaç- how much

Yıllık- during years

Köylü- peasant, villager Açmak- to open

 

Yalancının biri- big liar

Üstelik- furthermore, in addition

Hırsız- thief, burglar

Bakmak- to look

Sağlam- healthy, strong

Bu sırada- then

Yan- (a) side

Birçok- many, a lot of

Adam- man

Toplanmak- to gather, to be gathered

Göstermek- to show, to point at

Zekâ- intelligence, intellect

Herkes- everybody, everyone

Hayran olmak- to be filled with admiration (for), to wonder at, to marvel at

Kavuşmak- to retrieve, to be reunited with

Olarak- as

Sevinç- joy, delight

Ev- house

Dönmek- to return, to go back

Hırsız- thief

Çevre- surroundings, environs

Polis- the police

Teslim etmek- to deliver, to hand over

 

 

 

 

İsa - Musa

 

 

 

Hırsız, gecenin yarısında bir eve girer. Karanlık koridorda, yaktığı küçük el

fenerinin ışığında ilerlerken bir ses duyar: - "İsa seni izliyor!" Şaşkınlık ve

korkuyla etrafına bakınan hırsız, bir yandan da evdeki değerli şeyleri aramaya

devam eder. Tekrar aynı sesi duyar: - "İsa seni izliyor!" Bu kez hırsız elindeki

feneri çevrede gezdirmeye başlar ve bir papağan görür:   - "Bunu sen mi

söyledin?" diye papağana sorar. Papağan:  - "Evet, yalnızca seni uyarmak

için", der. Hırsız:   - "Ne! Beni uyarmak mı! Kimsin sen? Adın ne senin?"

Papağan: - "Musa", diye cevap verir.    - "Musa?" der hırsız, "hangi salak bir

papağana Musa adını koyar ki!?" Kuş cevap verir: - "Bilmiyorum. Tahminimce

arkanda duran dobermana 'İsa' adını veren salak olabilir..."

 

İsa- Jesus

Musa- Mosa

Hırsız- thief

Gece- night

Yarı- half

Ev- house

Girmek- to enter, to come in

Karanlık- gloom

Koridor- corridor

Yakmak- to light

Küçük- little, small

El feneri- lantern

Işık- light

İlerlemek- to go forward

Ses- sound

Duymak- to hear

İzlemek- to follow

Şaşkınlık- wonder, surprise, astonishment

Korku- fear

Etraf- around

Bakınmak- to look around

Yan- side

Değerli- valued

Şey- thing

Aramak- to look for

Devam etmek- to go on

Tekrar- again

Aynı- same

Kez- time (as count)

El- hand

Çevre- around, environment

Gezdirmek- to carry

Başlamak- to begin

Papağan- parrot

Görmek- to see

Söylemek- to say

Diye- saying

Sormak- to ask

Yalnızca- only

Uyarmak- to warn

Ne- what

Kim- who

Ad- name

Cevap vermek- to answer

Hangi- which

Salak- fool

Ad koymak- to name

Kuş- bird

Bilmek- to know

Tahminimce- in my opinion

Arka- back

Durmak- to stand

Olmak- to be

 

 The last lessons go on on the next page "LESSONS OF TURKISH 8")

Recent Blog Entries

No recent entries

Recent Videos

363 views - 2 comments
369 views - 0 comments
456 views - 0 comments
485 views - 0 comments